15 Eylül 2014

Mutluğun Adresi Çok Açık Ben Ben Bir de Ben

DİKTATÖR!

Bazı kitapları görüp “Neden bunu ben akıl edemedim?” diyorum. Ya da “Şu kitapların hepsini bir ormana götürüp toprağa gömsem kimseler görmese” diye hasetlendiğim oluyor. Ya benimsin ya da kara toprağın tarzında bir kıskançlık benim kisi. Sonra paşa dedem Alp'lere kayağa yolluyor beni kendime geliyorum. Şaka bir yana buram buram kabiliyet taşan kitaplarla son iki yıldır sıkça karşılaşıyor olmamızı sosyolojik olarak neye borçluyuz bilmiyorum ama bu rüya hiç bitmesin istiyorum aynı zamanda.

Diktatör, hem çizimli (rahatlıkla karışık mix medya diye biriz) hem de kavramsal olma sebebiyle işte böyle perişan ediyor insanı. Asla ilk akla gelen hikayeyi anlatmıyor, bildiğimiz şımarık çocuk var aslında karşımızda, yalnızca kendini dünyanın merkezine koymuş. Eee kim koymak istemiyor ki bu hayatta.

Zaten böyle olmamızı öneren bir sürü disiplin var diyerek çok konuyu çok deşmek istemiyorum çünkü kitabın çizgisinden kopmamaya çalışıyorum.

Şiir dilinde, her sayfada diktatörün günlerini anlatıyor, samimiyeti nezaketi elden bırakmıyor. Kitabın sürprizi kendimizi de ara ara görüyor olmamız, ne de olsa sanatçı, doktor, politikacılar, idareciler, zaman zaman işletme sahipleri kendimizi çok başarmış, çok özel ve yarı tanrı hissetmiyor muyuz. Çok ince bir çizgi var aslında diktatörle aramızda. Konsept kitap olmayı başarmış, diktatörlük gibi kavramlar eğlenceli halleri ile çoğaltıla bilinir, tekrar tekrar yazıla bilinir verimli bir arazi. Kitabın yaş aralığı belirtmemesini sevdim, çünkü hepimiz biliyoruz ki bütün çizgi filmler büyüklere göre yapılıyor. Sadece pedegojik unsurlar göz önünde tutuluyor ki bu bile artık kalmamış durumda bakınız bilgisayar oyunları.

Çocuk edebiyatının sorunlu kısmına başka bir zaman gireriz (aslında hiç girmesek daha iyi olur) kitap bu yaz gününde karton kapağıyla başka işlere de yarıyor desem çok mu avantacı görünürüm bilmiyorum ama önümüzde içi boş olmayan bir kitap duruyor. Bu çabanın önünde biz de şapkamızı çıkartıyoruz. Önümüzü ilikliyoruz.Haddimizi biliyoruz, ne de olsa karşımız da küçükte olsa bir diktatör var.

Kitabın künyesi:
Altın kitap evi
www.altinkitaplar.com.tr
Yazan : Ukf Stark
Çizen: Linda Bondeztam

Not: Kitaptan alıntı yapamıyorum zira kendileri kuş kadar.

13 Eylül 2014

Okuma Deneyimimiz ve Farklılaşan Yazın

Büyük İskender’in İskenderiye’de oluşturduğu dev kütüphaneye sadece ayrıcalıklı zümrenin ulaşabildiği bir medeniyet anlayışından, herkesin bilgiye kolaylıkla ulaşabildiği wikipedia’lı dönemlere gelişimize kadar çok şey değişti dünya üzerinde. Kaynağa ulaşımın bu denli kolaylaşması okuma düzenimizi de değiştirdi şüphesiz. Mağara duvarlarındaki yazıları ya da taş yazıtlardaki kitabeleri okumayalı çok olmuştu zaten ama artık papirüs üzerinden okumak zorunda da değiliz. Kil tabletlerden dijital tabletlere geçiş hayatımızı ve okuma deneyimimizi inanılmaz bir şekilde değiştirdi ve değişim devam ediyor. 

Çok değil, yüz yıl önce ortalama bir insan okumak için yeterli kaynağı bulamazken bugün okumayı, izlemeyi planladığımız şeylerin sürelerini hesap ettiğimizde birkaç ömürün bile yetemeyeceğini farkediyoruz. Kendimizi geliştirecek kaynağı bulamamak artık bir sorun değil, yeni sorunumuz tüm kaynaklar ve bilgiler arasından bizi en iyi geliştirecek olanı seçebilmek. Her yıl binlerce kitap yayınlanıyor ve biz en fazla 10-20 kitap okuyabiliyoruz bir yılda. Hatta bu sayı gittikçe düşüyor çünkü artık bloglar ve mikro bloglar diye kocaman bir dünya da girdi evrenimize.

IKRA !

Serinlemeye yüz tutmuş bu yazdan kalma günde her yerde olduğu gibi İzmir de başka bir güzelliğe bürünür. Konak meydanında akşam iş çıkışı tam bir keşmekeş yaşanır. Hayata yetişebilme telaşı baştan ayağa kadar insanın içine kadar işler. Bu aylarda sıfır bedene yakın kiloya sahip (benim gibi zayıflar) insanları kış telaşı sarar.  Havalar yavaş yavaş tenlerimizi ısırmaya, serin esen rüzgar kemiklerimizi çemkirmeye başlamıştır. Saat kulesi akşam güneşini sarıp sarmalar rengini kızıl bir beyazlığa bırakır. Bornova’dan Çiğli’ye gidebilmek için her gün balık istifi İzban yolculuğu insanı canından bezdirir. Tam bu sıkıntılı yolcuğa psikolojimi hazırlarken beynim“son nefesini vermekte olan yaz günlerini bir daha görecek misin!”diyordu. Düşüncelerimden sıyrılıp kendime geldiğimde metro Halkapınar istasyonundan hareket ediyor, içimdeki azgın kurt görevini yapmış kıs kıs gülerken Körfez sefası yapanlara katılmamı fısıldıyordu.
Konak metro istasyonu iskele çıkışından çıktığımda yazın durgunluğuna alışan körfez, üzerindeki ölü toprağını atmaya, uzun yaz elbisesini yırtarcasına çıkarmaya hazırlanıyordu. Adımlarımı hızlandırdım. Uzun zamandır görmediğim saat kulesine şöyle bir baktım; hüzün çökmüştü badem gözlerine, ama çok şükür ki yerli yerindeydi. Gülümsedim ona; yüzyıllık dostmuşuz gibi.  Konak vapur iskelesine poflaya poflaya yanaşmaya çalışan vapur belli ki beni Bostanlı’ya götürecek olan vapurdu. Tam koşmaya niyetleniyordum ki “Ne acelem var?” dedim kendi kendime ve adımlarımı yavaşlattım, bu olmazsa bir sonraki olurdu “Ölmezdim ya!”  
İşte tam bu sırada gördüm onu!

12 Eylül 2014

Yazmak Seni Senden Alan Beni Ben Yapan

Yazmak mı okumak mı diye kendime sorduğum da; cevabım yazmak oluyor. Gönül kafesimde biriktirdiğim kelimelerimi paylaşmak istiyorum yazmaktan çekinen ürkek yüreklere...

Yazmak korkutur insanı;  bebeğin "öcü" den korktuğu gibi. Yazmak heyecan katar insana aşık olmuşcasına. korkar insan "öcü"den korktuğu gibi aşık olmaktan. Yazmak, seni sen beni ben yapar.

Kaçmak istediklerin ağzından bir bir akar kelimelerinle . Sel olur, girdap olur; engelleyemezsin.

Hayatta bazen engellenmeyecek kaderindir  aslında.  Senin elinle dokunamadığın dünyanın haykırışıdır  kelimelerin. Seni sen yapan beni benden alan. Yazmak gerçeklikten kaçış, yaşayamadığın  gerçektir belki de. Yazmadan bilemezsin... Okumadan da bilemediğin gibi.

Yazmaya küsemezsin; annene , sevdana, geleceğine küstüğün gibi. Barışmaktır yazmak ; küs olduklarınla. YAZMAK SENİ SENDEN ALAN BENİ BEN YAPAN  

10 Eylül 2014

Kadına Şiddet!

Gün geçmiyor ki bu başlık adı altında bir haber yayınlanmasın. Maalesef ki sadece ülkemizde değil tüm dünyada var olan bir gerçek bu. Bugünler de sıklıkla aklıma takılan soru şu:

Kadınlara şiddet neden uygulanıyor?

Aslında bu sorunun cevabı nedir biliyor musunuz?

Mantık üzerine bina edilebilen bir cevabı "Yok!"

Cevabını bulabilen lütfen bu konuda beni aydınlatsın.

Canı sıkkın olduğu için bile eşini, kızını, ablasını, kardeşini hatta annesini darp etmekten; daha da ileriye gidip öldürmekten çekinmeyen insanlar (insan nedir?) var.

Peki bunu böyle mi kabul etmeliyiz?

Bu töredir! Bu namustur! Bu haktır, hak etmiştir! diyerek kulağımızın üstüne yatabilir miyiz?

Peki rahat rahat yatabiliyorsak biz kendimize nasıl "insan"diyebiliriz?

Tamam konu sıkıcı, kabul ediyorum.

Ancak ayağına "Cennet" serilen yine bu kadınlar değil midir?

Peki hep gideceğimizi düşlediğimiz "Cennetimizi"  bu kadar da kolay nasıl kaybedebiliriz. Bu kadar kolay kaybedilen ebediyeti hangi mantıkla izah edebiliriz?

7 Eylül 2014

Bugün menüde aşk, ihanet ve diyabet var


TEPETAKLAK

Jami Attenberg

www.jamiattenberg.com

Çeviren: Uğur Portakal

Yayınevi: Martı

Kapak tasarımı: Yasin Öksüz

Umarım Yahudi takıntın yoktur, umarım yemekle ilişkin takıntılı hale gelmemiştir ve umarım kitap tanıtımlarını seviyorsundur.

Çünkü bu yazıyı okumanı engelleyecek şeyler bunlar. Diğer şeyleri rakibim olarak görmüyorum! (tamam tamam televizyonda maç falan varsa n'apalım bu benim markuz kaderim der çekilirim köşeme).

Yaz aylarında en çok kişisel gelişim kitapları satılıyor diye mi bilinmez kitabın kapağına BAZEN BAŞLANGIÇLAR İÇİN UMULMADIK BİR GİDİŞ GEREKİR... diye not eklemişler. Önceden uyarayım pek öyle kişisel gelişim kitabı kıvamında okuyacağımız bir kitap değil. Jami Attenberg olayları tatlı bir dille hatta bazı küçük eğlenceli oyunlarla anlatıyorsa da romanda herkesin hayatı gerçekten zor. Hele de Edie'nin ki, yüz otuz kilo diyabetin eline düşmüş herkesin hastalığı hakkında konuştuğu tatlı Edie'nin ki. Doktorların hayatı riskinin olduğu bir seri ameliyat sırasında kocasının (60 yaşında) onu terk edip flört defterini tekrar açması ve bu yolda yeşil sahalara hızla geri dönmesini diye özetliye biliriz kabaca. Tabi bu çok eksik bilgi olur.

Teşekkürler mobidik.com


Öncelikle bu yazımı teşekkür etmem gerekenlerin başında yer alan mobidik.com ailesine borçlu olduğumu belirtmek isterim.

Amatör yazarların en büyük sorunlarını az çok hepimiz (yazarlar) biliyoruz. Dünya’nın harfini tek tek üşenmeden kağıda döküyor, kelimeler türetiyor, bir hikaye veya roman kurguluyorsunuz onca emek, onca hırs, onca zaman harcayıp iş yayınlamaya geldiğinde dımdızlak ortada kalıveriyorsunuz. Bu aşamaya geldiğinizde çalmadık kapı, gitmedik yayınevi, araya koymadığınız kimse kalmıyor sonuç; kitabınızı bırakın yayınlamayı suratınıza dahi bakılmıyor. Yazımını üç yıl gibi bir sürede tamamlayabildiğim ilk romanımı şu ana kadar istisnasız bütün ulaşabildiğim yayınevlerine ve roman yarışmalarına gönderdiğim halde gelen cevaplar hep aynı oldu; Romanınızı yayın programımıza alamadık başka kitaplarda çalışabilmek üzere, iyi günler. Kitabımı bırakın yayınlamak şurada dursun okuduklarına bile artık inanmıyorum. Bu sevdanız tamamıyla kendi imkanlarınızla hayat buluyor. Parayı veren düdüğü çalar hesabı. Tabi ki sorununuz bununla da bitmiyor. Kendi paranızla bastırdığınız kitabı satması da yine sizin satış, pazarlama alanında beceri ve tecrübe sahibi de yapıyor. Bakıyorsunuz ki “Yazar”ken satıcı oluvermişsiniz. Bütün hayalleriniz, üzerine titrediğiniz, bebek gibi nakış nakış işlediğiniz belki yazarken evrim geçirdiğiniz kitabınızı alması için rica ettiğiniz arkadaşınız veya herhangi bir yakınınızın suratında beliriveren küçümser tavır bütün hayalinizi yerle bir ediveriyor. İşte o zaman kocaman bir “Lanet olsun” kelimesi dökülüveriyor dudaklarınızdan. Olsun yayınlamazlarsa yayınlamasınlar diyemiyorsunuz koskoca üç yılını, zamanını, heyecanını, duygularını ortaya koy ve yayınlanmasın. Yazık, hakikaten çok yazık…

Birçok kez yorumlarla karşılaştım, neymiş efendim yayınevleri de her kitabı basamazmış! Akıllı tv de bir röportaj izlemiştim Türkiye’nin en büyük yayınevlerinden birinin yanılmıyorsam genel yayın yönetmeniydi. Yılda 2 veya 3 tane tanınmamış yazara imkan tanıyormuş. Yani şansınızı siz düşünün.

İşte bu noktada mobidik.com araya giriveriyor!

Kitabınızı elinize alıp buram buram kağıt, matbaa, mürekkep kokmasa da en azından içinizde ki kaybolmaya yüz tutmuş “Umut ışığını yakıveriyor.”

E-kitap bile olsa bir kitabınızın olduğunu biliyorsunuz. Artık durmanıza değil, duraklamanıza değil, ileriye daha iyisini yazmaya cesaret edebiliyorsunuz. Biliyorsunuz ki kitabımı yayınlayabileceğim "bir yerim, sığınağım var" diyebiliyorsunuz. Şahsen kitabım mobidik.com’da yayınlandığından beri hala aynı heyecanı duyuyorum. Kitabımın yayınlanmış halini gördükçe mutlanıyorum. Her ne kadar okunmasa da, yorum almasa da, beğenilmese de kitabımın burada olduğunu bilmek bana inanılmaz huzur veriyor.

Teşekkürler mobidik.com.


Saygılarımla,