17 Kasım 2014

Sorunun esareti

Yağmurun sesinin içimin tellerini ıslattığı bu günde yapacak hiçbir şey yok ne yazık ki. Şöyle nette bir sörf yapayım dedim, içim daha da karardı. Dünyanın her yanı savaş tehdidi altında, bir yerlerde barış anlaşmaları, diğer tarafta savaş anlaşmaları. Arada kalanlar ise maalesef ölüm yolcuları. Ülkemize sığınmış bulunan Suriye’li mültecilere gün geçtikçe de bakış açımız değişmekte. Sınırımızda ki gelişmeler elbette hepimiz için tedirginlik kaynağı, ancak insanlar neden savaşır? Bunun birçok sebebi olabilir ancak hiçbir sebep “Özgürlük” kadar önemli değildir. Özgürlük denilen şey, çok şey de feda etmeyi gerektirebilir. Hatta ölmeyi de…
Vakti zamanın birinde develer tellal iken pireler berber iken, masal bu ya; İki hükümdar varmış, gün gelmiş devran dönmüş kader bu hükümdarları bir savaş meydanında karşılaştırmış. İki tarafın ulaklarının karşılıklı gitgelleri iki hükümdarı savaşmaktan vazgeçirememiş. Savaşın en kanlı canlı zamanında kaybedeceğini anlayan hükümdarın biri savaşı daha fazla uzatmaya, daha fazla can kaybına gerek olmadığına hükmederek teslim bayrağını çekmiş. Bunu gören galip hükümdar savaşı bitirmiş. Ortalık normale döndükten sonra kaybeden komutanı huzuruna çağırmış. Elleri, ayakları zincirlerle bağlanan hükümdar huzura çıkarılmış. Savaşı kazanan hükümdar:
“Sen iyi bir adamsın. Savaşı kaybedeceğini anladın teslim oldun. Sana bir soru soracağım bunu bilirsen özgürsün, bilemezsen sana istediğin kadar mühlet vereceğim soruyu bil, özgürlüğünü al.” Demiş.
Meraklanan mağlup komutan “soru ne ola ki?” diye sormuş.
“Söyle bakalım kadınlar ne ister? Bu soruyu bil özgürlük senin” demiş.
Mağlup komutan gevrek gevrek gülmüş “bunda bilmeyecek ne var ki?” demiş.
“Söyle o zaman, kadınlar ne ister?”
“Para”
“Hayır”
“Altın”
“Hayır”
“Güzellik”
“Hayır”
“İlgi”
“Hayır”
“Mutluluk”
“Hayır”
“İyi bir eş”
“Hayır”
Mağlup komutan ne sormuş ise, cevap “hayır” oluyormuş. Daha fazla ne cevap vereceğini bilememiş.
“Ne söylediysem hayır diyorsunuz. Başkaca söyleyeceğim yok” demiş.
“İşte sana sınırsız mühlet, git ve bu sorunun cevabını bana bul ve getir. Onu getir ve özgür ol.”
Mağlup komutan serbest bırakılmış. Bu sorunun cevabını bulması o kadar zor değil diyerek kendini teselli etmekteymiş. Daha saraydan ayrılır ayrılmaz önüne çıkan ilk kişiye soruyu sormuş ancak aldığı cevapların neredeyse hepsi kendi cevaplarıymış. Para, pul, şan, şöhret, ilgi, mutluluk, güzellik, eş, dost, akraba… Bunların hiç biri beklediği cevaplar değilmiş. Az gitmiş uz gitmiş dere tepe düz gitmiş, günler günleri, aylar ayları, yıllar yılları takip ederken bizim komutan bedbaht bir halde saçı sakalı birbirine karışmış, yol arşınlamaktan bitap düşmüş ayakları, genç olmasına rağmen ağaran saçlarıyla umutsuz biçare yurdun her karış toprağında adım atmadık yer nerdeyse bırakmamış. Kaçması için hiçbir engel yokken daha doğrusu kaçmasına bile gerek yokken bile esaretten kurtulamamaktaymış. Soru onu yıllar geçtikçe kendine köle etmiş. Ne üst başına bakar olmuş, ne hayattan bir tat alır olmuş. Bir gün ırak bir ülkenin köy bile denmeyecek bir kasabasında ihtiyar bir adam bu bedbahtı buyur etmiş.
“Merhaba hemşerim kimsin, nerden gelip nereye gidersin?”
“Sorma beyim, ben bir bedbahtın tekiyim, öyle bir esaretim var ki yıllar yılı bundan kurtulamamaktayım.”
“Hayrolsun inşallah, söyle bakalım neymiş seni böyle esir eden?”
“Ne sen sor ne de ben diyeyim. Bunun cevabı yok ki?”
“Olmaz öyle şey sen bi de bakalım.”
“Allah aşkına söyle beyim, kadınlar ne ister?”  
Adam bir süre düşünmüş öyle bir düşünme ki adam ağzını açıp tek kelime edememiş. “Gördün mü beyim senin de verecek bir cevabın yok.”
“Var” demiş adam.
Gözleri parlayan bizim bedbaht hemen atlamış “Nedir bunun cevabı söyle de kurtar beni bu illetten.”
“Senin sorunun cevabı kaf dağının tepesinde saklı, git ara, bul.”   
Bizim bedbaht yine bir umutla yollara düşmüş günler günleri, haftalar haftaları eskitmiş. Zamanın birinde kaf dağına ulaşmış. Ancak zirve o kadar yüksekteymiş ki çıkmaya cesareti kalmamış. Uzun uzun düşündükten sonra “ha böyle yaşamışım, ha da bu uğurda ölmüşüm ne fark eder ki” diyerek zirveye tırmanmaya başlamış. Bilmem kaç gün sonra bulutların arasında ki zirveye ulaşmış. Zirve de bir tane derme çatma bir ev bulunmaktaymış. Bedbaht ağır aksak adımlarla kapıya yaklaşmış. İçerisi aşırı derecede çirkin kokmaktaymış. Ancak bizim bi çare geri dönüşün olmadığını bilerek “Kimse yok mu?” diye seslenmiş. İçeriden bir homurdanma gelmiş.
“Kimsin sen?”
“Ben diyarı rum bir memlekette esir düşmüş bir bedbahtım.”
“Ne istiyorsun?”
“Allah hakkı için bir sorum var onun cevabını almaya geldim”
İçeriden çirkin mi çirkin, üzeri eski püskü elbiseli bir yaşlı bir kadın belirmiş.
“Soru ne ki seni buralara kadar savurmuş?”
“Kadınlar ne ister?” sorum budur.
Çirkin kadın bir süre düşünmüş:
“Bunu sana söylerim de bir şartım var?”
“Kabul” demiş bizim bedbaht şartı duymadan, dinlemeden.
“Benimle evleneceksin!”
Bizim bedbaht verdiği cevaptan pişman olmuş ancak yapacak bir şeyi de yokmuş.
“Kabul, böyle yaşamaktansa seninle yaşamaya razıyım”
Çirkin kadın “Ben günün 12 saati güzel, 12 saati çirkin olurum. Mademki beni kabul ettin söyle bakalım beni gündüz mü güzel görmek istersin, yoksa gece mi?”
Bir süre düşünen bizim bedbaht seni nasıl olsa çirkin ve güzel olarak göreceksem gündüz ya da gece ne fark eder sen nasıl istersen öyle olsun?”
Kadın anında güzelliklere bürünmüş.
Yanına kadının alan bizim bedbaht şehrinin yolunu tutmuş. Bir zaman sonra hükümdarının karşısına çıkmış. Onu karşılayan hükümdar:
“Ey dostum, nice oldu sen gideli nasıl bir haber var mı? Buldun mu sorunun cevabını?”
“Buldum!” demiş bizim bedbaht.
“Söyle bakalım kadınlar ne ister?”
“Kadınlar özgür iradelerini kullanmak ister!” diye cevaplamış mağlup komutan.
“Hadi o zaman artık sende özgürsün, git ve özgürlüğünü yaşa.”
Adam güzel karısıyla beraber uzun yıllar mutlu mesut yaşamış.

Diyeceğim o ki, savaşlar özgürlükler için yapılıyorsa eyvallah ama birileri hırsları için savaşıyorsa işte onlar dünyanın kahrolası zalimleridir.


Saygılarımla,