13 Eylül 2014

IKRA !

Serinlemeye yüz tutmuş bu yazdan kalma günde her yerde olduğu gibi İzmir de başka bir güzelliğe bürünür. Konak meydanında akşam iş çıkışı tam bir keşmekeş yaşanır. Hayata yetişebilme telaşı baştan ayağa kadar insanın içine kadar işler. Bu aylarda sıfır bedene yakın kiloya sahip (benim gibi zayıflar) insanları kış telaşı sarar.  Havalar yavaş yavaş tenlerimizi ısırmaya, serin esen rüzgar kemiklerimizi çemkirmeye başlamıştır. Saat kulesi akşam güneşini sarıp sarmalar rengini kızıl bir beyazlığa bırakır. Bornova’dan Çiğli’ye gidebilmek için her gün balık istifi İzban yolculuğu insanı canından bezdirir. Tam bu sıkıntılı yolcuğa psikolojimi hazırlarken beynim“son nefesini vermekte olan yaz günlerini bir daha görecek misin!”diyordu. Düşüncelerimden sıyrılıp kendime geldiğimde metro Halkapınar istasyonundan hareket ediyor, içimdeki azgın kurt görevini yapmış kıs kıs gülerken Körfez sefası yapanlara katılmamı fısıldıyordu.
Konak metro istasyonu iskele çıkışından çıktığımda yazın durgunluğuna alışan körfez, üzerindeki ölü toprağını atmaya, uzun yaz elbisesini yırtarcasına çıkarmaya hazırlanıyordu. Adımlarımı hızlandırdım. Uzun zamandır görmediğim saat kulesine şöyle bir baktım; hüzün çökmüştü badem gözlerine, ama çok şükür ki yerli yerindeydi. Gülümsedim ona; yüzyıllık dostmuşuz gibi.  Konak vapur iskelesine poflaya poflaya yanaşmaya çalışan vapur belli ki beni Bostanlı’ya götürecek olan vapurdu. Tam koşmaya niyetleniyordum ki “Ne acelem var?” dedim kendi kendime ve adımlarımı yavaşlattım, bu olmazsa bir sonraki olurdu “Ölmezdim ya!”  
İşte tam bu sırada gördüm onu!

Sağ tarafımda kalan çimler üzerine oturmuş tüm bu keşmekeşten zerrece nasibini almamıştı. Biraz dikkatlice baktım, yanlış görmüyordum kitap okuyordu. Önünden insanların vızır vızır geçmesine aldırmadan, şöyle bir denize göz atmadan, deniz kokusunu ciğerlerine çekmiyor, istifini bile bozmadan kitap okuyordu. Başında beyaz takkesi, üzerine giydiği uzun kollu ince gömleği, belli ki Hacc’dan aldığı yüzüğü de parmağındaydı. 70’inden aşağı yaşı olduğuna hücrem kadar ihtimal vermiyordum. İçimdeki kurt durmadan soruyordu “Ne okuyor?”
Adımlarım kendiliğinden yönünü değiştirmişti. Bu adamı tanımalıydım ve de tanışmalıydık. Böylesine tipler nedense hep ilgimi çekmeyi başarmıştır.
“Merhaba dayı” dedim.
Gözlerini okuduğu kitaptan sakince ama kızmadan kaldırdı.
“Merhaba evlat!” dedi.
Şaşırmıştım. İlk kez gördüğü bana “evlat” demişti. Halbuki sadece merhaba demesini beklemiştim.
“Dayı merak ettim de ne okuyorsun?” dedim.
Yüzüme dalgalı dalgalı baktı.
“Ikra!” dedi gayet sakin ama tok sesiyle.
“Anlamadım dayı” dedim.
Beni baştan ayağıma kadar uzun uzun süzdü. Kendimden şüphe duymuştum acaba üzerimde herhangi bir şey vardı da ben mi fark etmemiştim? Gözlerimin içine bakıyordu, gözlerimden değil yüreğimin ta orta yerinden deliyordu bakışları. İrkildim.
Ikra’bismi rabbikellezî halak. Dedi Arap aksanıyla.
Yine anlamamıştım. Benimle Arapça’mı konuşuyordu yoksa başka bir lisan mı kullanıyordu?
“Ne dediğini anlamıyorum dayı!” dedim.
Ancak beynimin derinliklerinde bir yerler hareketleniyor, canavar sireni kırmızı alarm veriyordu. Rüzgar bir yerlerden fısıldıyordu kulaklarıma “düşün!”
Düşünüyordum ama neyle bağdaştıramam gerektiğini bilmiyordum.
“Ikra ne ki dayı?” dedim.

Beynim cevabı arıyordu. Bunu daha önce duyduğuma emindim ama nerden ve neydi? Çıkaramıyordum. Kur’an’dan olduğuna neredeyse yemin edebilirdim. Ama madem öyle neden söylemişti? Bir süre bekledikten sonra:
“Oku! Evlat” dedi. “Seni yaradan Rabbin adıyla!”
“Ben öğrenci değilim ki!” dedim.
“Öğrenmek için talebe olmana gerek yok, tek bir şeye ihtiyacın var!” dedi.
“Nedir?” dedim.
“Kitaplar!” dedi “sadece kitaplar, bu sana Rabb’ın ilk emridir! Ikra yani Oku!”
Evet tahminimde yanılmamıştım. Ancak şu ana kadar fark etmediğim yeni bir şey öğrenmiştim. İlk emrin “Oku!” olduğunu tüylerim mızrak gibi dikilmişti. Bitmeye yakın olan kitabı elinde ikiye katlamış adı görünmüştü ancak şaşkınlığımın tarifi imkansızdı. Okuduğu kitap Ayşe Kulin’nin “Gizli anların yolcusu” adlı kitabıydı. Bir dayıya baktım bir de okuduğu kitaba ikisi arasında zerre miktarı alaka bulunmuyordu en azından ben böyle bir önyargıyla bakmıştım her ikisine de. Ayşe Kulin bu kitabında eşcinsel bir aşkı anlatıyordu. Zaten merakıma da daha fazla direnemedim.
“Dayı neden bu kitabı okuyorsun?” dedim.
“Önce bana neden okumamam gerektiğini söyle?” diye soruma aynı tonda soruyla cevap vermişti. Afallamıştım. Bir süre dayının sıfatına alık alık baktım, dudak büktüm.
“Bilemiyorum dayı yani yaşın, görünüşün, duruşun…” devamını getirememiştim. Ne demeliydim ki göz göre göre batacaktım, kısa kestim.
“Evlat bu yazar ve bu hikaye benim ülkemi anlatmıyor mu?” dedi.
“Anlatıyor” diye cevap verdim.
“Burada anlatılanlar senin bildiğin gerçekte olabilir mi?”dedi.
“Olabilir” dedim.
“Bir yol ayrımına geldiğinde önünde ki yolların hangisinden gitmen gerektiğine nasıl karar verirsin?”
“Bildiğim yoldan giderim.”
“Ya bildiğin yol yanlışsa?”
Ben burada contayı yakmıştım. Evet, ya doğru sandığım yol yanlışsa ne yapabilirdim ki?
Sessizliğimi görünce “İşte evlat” dedi “Okumak sana gidebileceğin başka yollar açar. Özgür iraden sana bu yüzden verildi herkes aynı yoldan gitseydi dünya imtihanının ne gibi bir amacı olabilirdi ki. Rabbin sana bu sebeple ilk “Oku!” dedi. Okumak öğrenmekti, okumak bilgiydi, bilgi ise güç. Güçlüysen kainat sana eğilir. Güçsüzsen; sen onun çemberinde yok olur gidersin. Doğruyu da yanlışı da okumadan öğrenemezsin!”
Dayım konuştukça, benim kitaplarımın sayfaları teker teker eksilirken, onun kitapları bir biri ardına imdadına yetişiyordu.
 Haklıydı “O güçlüydü ve eğilmeyecekti!” Ben ise bilgi fakirliğimin farkına varmıştım.
Yanından ayrıldığımda ne zamanın önemi kalmıştı, nede telaşımın. Boş gözlerle denizi taradım maviden kapkara bir renge bürünmüş denizi. O da durulmuştu benim gibi. Aklımın tellerinde ise altın kakmalı bir yazı asılı duruyordu.


Saygılarımla,