2 Mart 2014

Gerçek Bi Hayat Hikayesinin Yazarı Gino ile Röportaj

Bu hafta mobidik.com'un en çok okunan kitaplarından Gerçek Bi Hayat Hikeyesi kitabının yazarı Gino ile keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. Hem kendisi, hem kitap dünyası, hem de kitapları hakkında konuştuk.

Gino'nun kitapları için: www.mobidik.com/kullanici/418/gino
 
Gino kimdir? Bize kısaca Gino’yu anlatabilir misin?

1988 sonbaharında Karadeniz'de doğdum. Çocukluk, ergenlik ve de ilk gençlik çağlarımda (yani 17 yaşıma kadar) orada yaşadım. Henüz ilkokula bile başlamadığım dönemlerde bir hayalim oluştu ve o günden sonraki tüm ömrümü de o hayalin uğruna adadım desem yeridir. Türlü fedakarlıklar, ekstra zaman ayırmalar, imkansızlıklara boyun eğmemeler,gelişen negatif durumlara aldırış etmemeler...


E tabi kendimden de çok ama çok emindim; profesyonel basketbol oyuncusu olacaktım.
Ama olmadı... Olamadım...
Sebebi ve daha sonrasında neler olduğu ise kitaplarımda anlattığım hikayenin konusunu oluşturuyor zaten.
Kendini bildi bileli hayatının odak noktasında olan bir olgunun, ansızın onu terk etmesiyle manevi açıdan çırılçıplak kalmış bir adamın hikayesi...
Bir hayal kırıklığı ve de o kırılan hayalin etrafa saçılan parçalarını birbirine yapıştırarak kendine yeni bir hayal edinmeye çalışan adamın hikayesi...
Mecazi bir Anka Kuşu Efsanesi hikayesi...


Kitapların neden bu kadar çok ilgi görüyor sence?

Bununla alakalı bazı tahminlerim var pek tabii. Ancak okurlarımın adına konuşmak da istemem. Sonuçta herkesin ilgi gösterme sebebi farklıdır. Ama şöyle yapabiliriz; eğer ben bir `okur` olsaydım, Gino'yu neden okurdum?

Öncelikle şunu belirtmekte fayda var; “İyi yazar ve kötü yazar: vardır.”
Ama sadece bu kadar değil. Çünkü aynı zamanda “İyi okur ve kötü okur da: vardır.”

Hep savunduğum bir görüş var; “Yazdıkların, okuyucunun anlayabildiği(!) yere kadardır.”
Eğer bir yazar, harikulade bir eser yaratıyor ve bunu alışılagelmişin(!) dışında bir teknikle yazarak okuyucunun önüne sunuyorsa, iki şeye hazırlıklı olmalı. Birincisi; kendisine gelecek olan yoğun miktardaki tebriklere, ikincisi; duyacağı akılalmaz hakâretlere. Çünkü bu işler böyledir... Eğer sen alışılagelmişin dışında bir şeyler ortaya koyarsan, hele hele bunu insanların gerçek kimliklerinden farklı kimlikler kullanarak yorum yapabilme özgürlüklerini kazandıkları internet ortamında yaparsan, biraz önce söylediğim o iki olay muhakkak başına gelecektir bol miktarda...

Yani demek istediğim şu; kitaplarım ilgi görüyor, çünkü ilgi gösterenlerin anlama kapasitesi yüksek. Ve sanırım anlama kapasitesi yüksek olanların da sayısı fazla. Ha tabi bu demek değil ki “Hikayeyi beğenmeyenlerin anlama kapasitesi düşük.” Hayır... Zaten kitapların tamamını okuyup da beğenmeyen 1 kişiye bile rastlamadım bugüne kadar. (Evet, demin işitilecek hakâretlerden bahsettim ama insanların yazılarınızı beğenmediği için hakâret edeceği gibi bir şey söylemedim. Hakâretin sebebi biraz daha farklı... Bilirsiniz... Bazı insanlar “Al elmaya taş atan çok olur” tadında yaşıyor hayatı.) Peki `anlama kapasitesi düşük` kimse yoksa kimler var? Sadece kitabın tamamını okuyup beğenenler ve de tamamına vâkıf olmadan fikir sahibi olmaya kalkışanlar var. Yani kitabı tamamladıklarında, özellikle de `serinin son kitabı` olarak çıkacak olan vol 5’in son sayfasını okuduklarında eminim onlar da ilgi göstereceklerdir zaten herkes gibi. Ha tabi bir de hikayenin henüz tek bi sayfasını bile okumayanlar var bu 2 gruptan ayrı bir 3. grup olarak. Ama onlar da bir gün mutlaka öğrenecekler Gino’nun hikayesini... Ama kitap sayfalarından, ama televizyonun renkli camından...

Bu arada “Ben bir okur olsaydım, neden Gino’yu okurdum?” demiştim değil mi?
Ve demin de `Alışılagelmişin dışında seyir etmekten` bahsetmiştim... Alışılagelmiş yolu izleseydim eğer, bu soruya vermem gereken cevabım ne olurdu?
“Çünkü Gino’nun yazılarından doğru bizlere yansıyan o saf ruhun ışıltısına ve yüreğinden gelen nağmelerin kelimelerle dans edişine şahit olurken, yüreğimde akmaya başlayan duygu şelalesine soyut bir balıklama atlayış yapmak istediğim için okurdum.” gibi samimiyetsiz bi itici duygusallıkla cevap vermem gerekirdi. Pek tabii birebir böyle değil alışılagelmiş cevap şablonu ancak hiç yabancısı değiliz böyle gereksiz betimlemelerin en nihayetinde.
Sanılmasın ki ben duygusuz bi herifin tekiyim, hayır... Zaten Gerçek Bi Hayat Hikayesi serisi duygusal bir hikaye. Ve `ağır yazılarımın` hepsi de yine o minvalde. Ama hepsinin zamanlaması ve de dozajı katlanılabilir ölçülerde.
Yani ben Gino’yu okurdum, çünkü alışılagelmiş düzene el kol hareketi yapıyor hergele.
Yani yazması gerektiği gibi değil, yazmak istediği gibi yazıyor gönlünce..


Gerçek bi hayat hikayesi vol 3 olacak mı? Olacaksa ne zaman?

Vol 3, Vol 4 ve de Vol 5.
Gerçek Bi Hayat Hikayesi serisi toplamda 5 kitap olacak. Vol 1 ile Vol 2’nin yayınlanma tarihleri arasında 3 aylık bir süre vardı. Sanırım Vol 3’ü de Vol 2’nin yayınlanma tarihinden 3 ay sonra yayınlarım. Yani Mayıs 2014’te.


Yazmaya nasıl başlıyorsun? Öncesinde bir plan hazırlıyor musun?

Öncesinde bir plan hazırlamıyorum ama yazı yazmam için şartların uygun olması gerekiyor. Mesela evde yalnız olmalıyım. Evde biri varken tek bir harf bile yazamam. Yalnız yaşıyorum ama misafir falan da ağırlıyorum tabi bazen her yalnız insan gibi. Yani o kişi isterse uyuyor olsun uzak köşedeki odada, yok. Yazamam. Sonra yanı başımda Cnbc-e’in çiçekli sansüründen olmalı. Kalemimin mürekkebi gibi o benim ne yazık ki. Sonra portakal suyu... Taze sıkılmış ama... Mevsimi değilse karton kutudakilerden de olur. Tüm bunlar tamamsa eğer, gider evin perdelerini örterim ve yazı yazma seansıma başlarım. Perdelerimi örterim çünkü karşı binada oturan biri benim o seanslardaki halimi görse kesin polise haber verir. Çünkü nasıl desem, biraz şey... Pek oturmam bir şeyler yazarken. 4-5 dakikada bir ayağa kalkarım ve hızlı adımlarla, ellerimi ovuşturarak, bir yandan ileri geri sallanarak volta atmaya başlarım salonun içinde. Tabi bunları yapma sebebim ise lanet olası ilhamı bu sayede alıyor olmam. Hem de epey bi sağlam ilham. Bir de Fenerbahçeliyim tabi... Bilirsiniz, biz totemlere inanırız. Vakti zamanında bu şekilde bir ilham aldım sanırım, ondan sonra da toteme bağladım bu işi... Tam emin değilim ama böyle olsa gerek. Daha tam saymadım tabi. İlham gelmeye başladığında zıplamaya başlarım, bir boksör edasında duvarları yumruklarım, beynime yüklenmekte olan ilhamın yüklenen kısımlarını sesli bir şekilde tekrar edip kahkahalar atarım. (Şu an gülümsediğimi varsayın) Ardından keyfim yerine gelir ve bazı şarkıların sözlerini kendimce değiştirip bağıra bağıra onları söylemeye başlarım. Üst kattaki komşu gürültüden rahatsız olup kaloriferlere vurursa eğer, etkiye tepki olarak duvara sert bir uçan tekme atarım. Ayağımın acısıyla yerde Burak Yılmaz gibi kıvranırken, ilham almaya devam ederim. Ve en sonunda da, ilham alımı tamamlandığında hiçbir şey olmamış gibi, derin bir ciddiyetle yerden kalkar, tekrar dizüstü bilgisayarımın başına dönüp yazmaya devam ederim.

Sanırım beklediğiniz cevap bu değildi...
Ama ben yazmaya böyle başlıyorum.


Şuana kadar yazdıklarında hep kendi hikayeni anlattın. Yazacağın başka kitaplarda farklı bir konuyu ele almayı düşünür müsün?

Dediğim gibi, Vol 5’e kadar sürecek bu seri. Vol 5’in son cümlesine de noktayı koyduktan sonra bambaşka bir proje için kolları sıvayacağım. Şöyle ki, okurlar bi yandan kitapta anlatılanları okurken, diğer yandan da pek tabii gözlerinde canlandırırlar yazılan her şeyi. Fakat yazı dilinin bir azizliği var; mimikleri muntazam bir şekilde belli edememesi. Ben bu durumu elimden geldiğince betimleyerek ya da noktalama işaretlerine başvurarak aşmaya çalışsam da bi yere kadar becerebiliyorum. Aslında Gino’nun hikayesi çok enteresan bir hikaye... Çünkü o, kendi iç dünyasında inanılmaz bir kahır yaşarken, dış dünyasında da inanılmaz bir şamata yaşamakta. Gerçek şu ki; bununla ancak bir deli başa çıkabilir. Ya da bununla başa çıkmaya kalkışanın sonu delirmektir. Peki birbirine bu kadar zıt iki ayrı kutubun ana tema olduğu bir hikayenin anlatıldığı kitapta mimikler ne derece önemlidir?
Çok...
Korkum; ben ne kadar muntazam bir şekilde aktarmaya çalışsam da bu mimikleri, okuyucuya istediğim doğrultuda yansımamasıdır. E yansımaması halinde de... Çöp... Hikayenin okuyucunun gözündeki yeri.
O sebeple Vol 5’i de bitirdikten sonra, hikayeyi sıfırdan senaryo formatına uygun bir şekilde yazmaya başlayacağım. Görsel yayın sayesinde en büyük kabusum olan `mimikleri geçirememe`den de kurtulmuş olacağım bu sayede. Yani kafamdaki planım ve hayalim bu. Nitekim ben hayatım boyunca hayallerimin peşinden koştum. Özellikle de çevremdeki insanlar tarafından “İmkansız” denilen hedeflere salça oldum. Çünkü benim için hayatın en büyük zevki; başkalarının “Yapamayacaksın” dediği şeyleri yapmak oldu hep. Nitekim basketbol konusunda da, hikaye yazma konusunda da ve şu an söyleyemediğim daha bir çok konuda da bunu yaşadım. İnsanların inançsızlığı, benim inancımın ana kaynağı oldu hep bugüne kadar. Senaryo konusunda henüz bir inançsızlıkla karşılaşmadım, zaten vol 5’in nasıl bittiğini/biteceğini bilen kişiler(yakın çevremdekiler) zorluyorlar beni böyle bir hikayenin beyaz perdeye aktarılmak zorunda olmasına. Ama dileğim; tez zamanda birilerinin bu hedefime gülerek tepki vermesidir. Tıpkı zamanında ortaokuldayken kompozisyon ödevimi beğenmeyen öğretmenimin “Senden fıkra yazarı bile olmaz.” diyerek, kötü bir anlatım tarzımın olduğunu ima etmesi gibi.


E-kitap ve bireysel yayıncılık(mobidik.com) ile ilgili neler düşünüyorsun?

Dünya üzerinde her şeyin önüne geçilir, ancak değişimin önüne geçilemez. Hele hele değişimin birkaç üst modeli olan devrimin önüne... Asla... Bizler, 21. yüzyılda bir `internet devrimi` yaşamaktayız. Bize kazandırdığı artılarıyla ve de kaybettirdikleriyle... Bundan 10-15 sene önce sevdiğim bir abim “Yakında alışveriş merkezlerindeki mağazalar bile internete taşınacak” dediğinde, inanmamak bir yana, aklım hayalim bile almamıştı o dediği şeyin nasıl mümkün olacağını. Sonuç ortada.
Bugün ise aynı `aklın hayalin almaması` durumu, e-kitabın geleceğiyle alakalı geçerli olmaya başladı bir çok zihinde. Ve şu anda sayıca çoğunluktalar; “e-kitap???” “bireysel mi yayıncılık???”
Ben de böyle yaklaşmıştım 10-15 sene önce o abime; “internetten alışveriş???”
Peki nedir e-kitap olayını benimseyemeyenlerin kendilerince haklı sebepleri?
“Kitabın kokusunu içime çekmem lazım.” , “Kitap dediğin şeyi kanlı canlı elimde hissetmeliyim ben!” , “Basılı kitap samimi bir dost gibi adeta” vs vs vs.
Demin de söyledim, yine söyleyeceğim; bu ne gereksiz ve de itici bir duygusallık böyle ya hu? Her şeyi geçtim, bunun adı `takıntılı olmaktır`. Tamam hepimizde vardır takıntılar belki ama böyle bahaneler karşısında, yani karşılığında cevap olarak sadece “Sen neyden bahsediyorsun allasen?” bakışı atabileceğimiz takıntılar pek hayra alamet değildir. İnsanı erken yaşlandırır bu takıntılar. Bir gece ansızın helvasını kavururlar adamın alimallah. Vallahi bak.

E bireysel yayıncılık desen, o daha da vahim bi halde şimdilik. Bir kere önyargı var toplumda. Kimsinki yani sen onların gözünde? Onların dikkatini çekmen için bazı kurum ve kuruluşların seni şişirmesi lazım önce bir kere. Yoksa kimsenin tanımadığı, kendi kitabını kendi imkanlarıyla e-kitap olarak yayınlayan birisinin kitabını okumak mı? Aman aman aman, matmazeller daha o kadar düşmediler canım. Sonuçta bizler itin, uğursuzun önde gideniyiz kendi kitabımızı yayınlayan garibanlar olarak. Ne kadar kaliteli yazarsak yazalım, adımız sanımız daha önce duyulmadığı için hep `tükaka` olarak kalacağız onların gözünde. Ki zaten ne kadar kaliteli yazılar yazabiliriz ki canım? Tanınmıyoruz sonuçta... Bakın tanınan yazarlara... Hepsi anasının karnından tanınarak doğmuş dünyaya. Vay maşallah.
Şaka bir yana, paragrafın ilk cümlesinin sonunda dediğim gibi olayın özeti aslında; “şimdilik”
Şimdilik insanların bu bakış açısı ve açılarıyla haşır neşir olacağız bolca. Sonrasında ise taşlar yerine oturacak ve ufukta gözüken yeni yeni devrimlere saydıracağız bu sefer de hep beraber kol kola...

Ve Mobidik.com...
Yakında gerçekleşecek olan e-kitap devriminin öncülerinden. Ben sitenin hem bir kullanıcısı, hem de ziyaretçisi olarak gördüğüm kadarıyla harikulade özveriyle çalışma yürüten bir ekip.  Murat, Aslı ve de Egehan. Üçünüze de çok teşekkür ederim. Hem böyle bir girişim yaptığınız için, hem de beni bu mobidik.com ailesine kattığınız için. Ama özellikle de ayrı bir teşekkürü Egehan’a borçluyum. Çünkü kendisi benim siteye ilk üye olduğum günden beri sorduğum her soruya, bildirdiğim her görüşe ve de anlattığım her sıkıntıma içten bir samimiyetle karşılık verdi hep. Kendisine, gösterdiği sabır için teşekkür ediyorum.
Sana da bu röportaj için teşekkür ediyorum Aslı.
Murat, sana da kapak için teşekkürler kardeşim.
Samimiyetinizi ve tutkunuzu kaybetmemeniz dileğiyle,
Saygılar..